Belgelik: December, 2007

Sade Yaşam

Masaüstümü bir güzel düzenledikten sonra bilgisayarın başına geçip, uzun zamandır okuyamadığım haberleri(rss'leri) okumaya koyuldum. Yabancı kategorisinde 217 tane girdi birikmişti. Başladım okumaya. Aralarından bir tanesi beni biraz başka şeylere düşünmeye itti. Hatta kendisini de paylaştım.

356467158_d725e7ac72.jpg

Paul Stamatiou'nun blogunu kesinlikle okumasını tavsiye ederim. Geliştiriciler, kullanıcılar açısından da güzel derlemeler yapıyor. En son yazısında "Less Clutter" adında küçük bir paragrafa yer ayırmıştı. Bu paragraf'da sade bir yaşamın getireceği avantajını anlatmıştı. Yazının ortasında ise Steve Jobs'un 1982 yılında kendi halinde bir odada çekilmiş bir fotoğrafa yer ayırılmıştı. Fotoğraf da ilginç tabi. Ortada Steve Jobs yere çökmüş, elinde bir kupa çay, bir ışık kaynağı, arka tarafında bir müzik aleti, ve önünde ise bir kaç defter. Onun dışında hiç bir şey yok odanın içinde.

Paul yazısında aynı zamanda Paul Graham'ın bir yazısından(Stuff) bahsediyordu. Bu yazıyı da kesinlikle okumanızı tavsiye ederim. Yazının kendisi Ingilizce fakat çok güzel bilgiler içeriyor. Zaten Paul Stamatiou'yu bu paragrafı yazmasına iten sebep de bu yazının kendisi. Yazıda kısaca değinilen şey sade ve "eşyasız" bir yaşam. Kendisi(Paul Graham) bunu 1 senelik bir Italya seyahatında anladığını söylüyor. O zaman sadece bir bavul ve bir kaç kitap alarak gitti. 1 yılın ardından tek özlediği şey ise kitaplarıydı diyor kendisi. Ona göre sade bir yaşam bir insanı mutlu ve huzurlu edecek en büyük etkenlerinden biri. Ne kadar az eşyamız olursa o kadar çok enerjimizi "önemli" olan şeylere ayırmış oluruz. Zaten önemli olan da bu. Yazı çok uzun olduğu için okursanız daha iyi anlarsınız. Benim burada asıl bahsetmek istediğim başka bir olay var.

1028649797_81b91504fa.jpg

Bu yazıyı okurken nedense bizdeki anadolu'da köyler ve zamanındaki padişahların bile benimsediği sade hayat aklıma geldi. Onlar da zamanında bu felsefeyi benimsemiş ve bu yolda devam etmişlerdir. Hatta Oktay Sinanoğlu'nun Bye Bye Türkçe adlı kitabında da japonların bizdeki gibi sade bir hayatı benimsediklerini söylüyordu. Bizdeki gibi derken tabi anadolu köylerindeki sade hayatı diyorum. Şehirlerdeki evleri kastetmiyorum(genelleme yapmıyorum tabi, istnisnalar vardır her zaman). Aslına bakarsak çoğu insan, ve bunların çoğu da batılı olmakla beraber, doğudaki bu sade yaşamı keşfetmeye başladılar. Bakınız Internet alemine, Less is More kavramını benimsemiş ve bu yolda milyon dollarlar kazanmış bir sürü şirket görürsünüz. Hepimizin bildiği Google'da 1997'de anasayfasında sadece bir arama kutusu bulundurarak bugünkü başarısına ulaşmıştır. Tabi bunlar böyle gelişirken bir çok insan da bu sade yaşamı bırakarak batıdaki gibi çok eşyalı kültüre dönüşüyor. Bunu hiç birimiz inkar edemez herhalde. Önemli olan bunu farkında olmak ve ona göre bir hayat çizmek.

(Fotoğraflar: [1],[2])

Yılbaşı ağacı ve yılbaşı hindisi yalanı

weinachtsbaum-4.jpg Yıllardır aynı tas aynı hamam. Bu konuda gücenenler olursa şimdiden kusura bakmasınlar. İçim dolu çünkü. Her yıl, özellikle son zamanlarda alışveriş merkezlerine uğradıkca daha da çok tiksinmeye başlıyorum. Insanlar nasıl oluyor da bu kadar çabuk kanabiliyor. Çok çok merak ediyorum, bundan 20-30 sene önce bunlar var mıydı? Varsa nasıl bir biçimde. Belki de araştırıp sizlere sunabilirim ileride. Konuya dalmadan önce sizlere iki tane konuyu bir hatırlatmam gerekiyor:

  • Amerika'da Thanksgiving adında bir bayram vardır. Diğer adı ile şükran günü. Zamanında kıtlık olduğundan ellerindeki Hindileri de kestikleri için bu gününe hatırına, şükran ediyorlar. Bu günde ise Hindi'nin içini doldurup güzelce yemek bir adettir. Hata Thanksgiving gününde yabancı bloglarda bolca Hindi tarifesi bile bulabilirsiniz.
  • Hıristiyanların 24-25 aralıkta, Hz.Isa'nın doğum gününü kutlamak amacıyla kutladıkları günler vardır. Bunlarn adı da Christmas, Almanca'da Weinachten. Bu zamanlarda, özellikle 24-25 aralık öncesi 4 hafta boyunca, sokaklar ve ev camları süslenir, noel baba simaları ortalıklarda gezer, kocaman büyük tabelalarda kırmızı renklerde her türlü reklam yapılır, ruhani güzel bir ortam yaratılır(tıpkı bizdeki Ramazan ayı gibi). Almanya'da okullarda bu haftalar özel günler düzenlenir, pastalar kurabiyeler yapılır,vs.. 24 aralık gelince herkes birbirine aldığı hediyesini çam ağacının altına koyar, ve çoçukar bu hediyeleri açarlar. Herkes kendine hediye alır yani(Örneğin Babama ise her yıl büyük bir paket hediye verilir şirket tarafından). Yani kısaca olay bu.

Şimdi gelelim bizdeki kültür yozlaşmasına. Her yıl bunu gündeme getirmekten de hiç sıkılmam. Hatta yapacam da. Kaybedecek bir şeyim yok.

Bizdeki çok zeki insanlar, medyanın ve kapitalist dünyanın verdiği gaz ile yılbaşında kendince hediye alırlar, o günü yılbaşı hindisi adında kendilerinde yemek yaparlar, sokakları ve çamları süslerler. Medya'nın gazı ile çılgınlar gibi bir tüketim yarışması açılır. Kim en iyi hediyeyi alır gibisinden. Bolca kampanyalar falan filan. Hıristiyanları bayramını yılbaşında hediye almak, çam süslemek, hindi yemek diye yuturuyorlar.

Demek istediğim bu konuya biraz da olsa dikkat edin. Yılbaşı denen günde hediye verilme gibi söz durumu yok. Hele hele Amerikan bayramındaki hindiler hiç yok. Ama ne var ? Ortada bolca, içi boş kabuklar var. Sorsanız bunları normal bir şey sanarlar. İşin komik yani ise yurtdışında yaşayan Türkleri buraya getirseniz, şaşırırlar tıpkı benim gibi. Bunlara ne oluyor da başkalarını bayramını kutluyorlar derler. Kutlayacak bayram kalmadı ya hani.

"Ya işte bahane oluyor, sevdiklerimize de böylelikle hediye alıyoruz, falan filan" diyenlere de sözüm şudur ki: Ya güzelim ülkemde başka bayram mı kalmadı ? Nedir bu vurdum duymazlık anlamıyorum.

Fatih Arslan ne zaman öldü ?

Kelsterbach gecesi Bugün böyle biri arama yaparak gelmiş siteme. Bu arama kelimeleri beni gerçekten çok güldürebiliyor(korkutmuyor da değil). Bir kelime için de bu girdi'yi yazmayacaktım fakat bu yaz bununla ilgili Almanya'da geçen bir olayı anlatmak istiyorum sizi.

Bundan 4-5 ay önce Almanya'dan Harun adında bir arkadaşım aramıştı bizi. Kardeşim telefonu açmıştı ve konuşmuştu. Ben de şaşırmıştım haliyle, çünkü genellikle net üzerinden konuşurduk, bu telefon da nereden çıktı birden böyle ? Onlar konuştuktan sonra ben aldım telefonu, ne var ne yok derken telefon görüşmesi bitti. Kardeşime sordum neden aramışlar haberin var mı diye, bir şey söylemedi. Her neyse, bu yaz Almanya'dayken milleti göreyim diye şehir merkezine gitmiştim. Cuma günüydü herhalde, Cuma namazına da gitmiştim. Çıkışta ise herkes bana bakıp duruyordu. Çoğu kişi ile selamlaştım, hal hatır sordular. Böyle her sene birbirimizi görünce insan seviniyor haliyle. Sonra aralarından biri çıktı, dedi abi adam yaşıyor işte. Allah allah dedim, ne diyor bunlar. Evet bende şaşırdım diyorlar. Hakkaten adam yaşıyormuş dediler. Sordum, nasıl yani yaşıyor diye ?

Sonra demesinler mi, abi biz seni motor kazasında öldük biliyoruz. Hatta çoğumuz üzülmüştü. Kelsterbach'da(doğup büyüdüğüm şehir) biz böyle duyduk, herkes de öyle biliyor dediler. O gün ne kadar şaşırdım inanamazsınız. Sonra Harun'u gördüm, dedim bu ölüm muhabetti nedir ortalıklarda dolanan. O da Fatih vallah bir gün ölüm haberini duyduk, ben de seni aramıştım, evi yani. Sonra baktım ki sen yaşıyorsun, ama milleti bilirsin herkes seni öldü biliyor, ağızdan ağıza dolaştı böyle. Yani bundan 4-5 ay önce aramalarını sebebi de buymuş.

Bu ölüm muhabetti de sonra öğrendim ki, benim ispanyol bir arkadaşım kaza yapmıştı. Hastane'de komada yatıyordu geldiğimde. Meğersem o zamanlar da Fatih'in arkadaşı motor kazası yapmışi hastane'deymiş, ölebilir demişler. Ee bizim millet de bunu evire çevire bu hale getirmiş.

Yani beyler, buradayım ölmedim, Fatih Arslan da daha önce hiç ölmedi(allah korusun), Google'da böyle aramalar yaparak da buraya gelmeyin.(Aradığınız Fatih Arslan başkasıdır muhtemelen)

Nasıl bir Blog yazarıyım ? (Mim)

Turker'den bana bir pas gelmiş. Bende kabul ederekten zinciri aynen devam ettiriyorum. Bu seferki Mim bize sorulan 5 tane soruyu cevaplamak. Benimkiler şu şekilde:

1. Blog yazmaya ilk defa nasıl başladım?

Blog yazmaya bundan 2.5 sene önce yani 2005'de başladım. O zamanla Sabutay.org adıyla başlamıştım. Hatta hala bu blogun bir kopyası mevcut sabutay.blogspot.com.(Ne yazık ki yönetici paneline ulaşamıyorum bu blogun, çünkü mail adresi farklı, ve ben de bu mail adresini unuttum gitti. Aklıma da gelmiyor) O yazıları bir dönem her yeni başladığım blog'a aktarmıştım fakat sonrası en iyisi sil yeni baştan diyerekten oraya bıraktım.

2. Blog yazılarımın konusu belli bir çizgide olması için çaba gösteriyor muyum? Yoksa içimden geldiği gibi mi yazıyorum?

Çaba gösteriyorum, fakat bu çaba daha çok yazının imla ve düzeni üzerinde. Yani de ekleri, mi ekleri, acaba şurada bir nokta var mıydı, ya da yok muydu. Bu gibi şeyler. Onun dışında daha ayrı ve samimi bir üslüp kullandığım için, içimden geldiği gibi yazıyorum

3. Blog yazmak için gün içinde bazı şeylerden feragat ediyor muyum?

Her yeni blog ilk zamanlarda biraz zaman alır. Benimki de öyleydi. Tasarımı düzeltmek, eklentileri kurmak, bir takım düzenlemer yapmak. Bazı uzun konularda, araştırmam yapmam gerekiyorsa biraz zamanım gidiyor evet, yoksa onun dışında sorun yok

4. Blog yazmak benim için eğlenceli bir uğraşken şimdi artan bekleyiş yüzünden zorunlu bir hal almaya başladı mı?

Bekleyiş kime göre neye göre? Reklamları da kaldırdığım için bu konuda çok rahatım. Yani herhangi bir beklentim yok. Benim yaptığım tek şey ilginç bulduğum, ya da başkalarının işine yarayabilecek bazı konulara sizlere göstermektir. Fakat bazen okuyucu sayısının artmasıyla beraber de, yazdığım bazı yazıların herkes tarafından belki okunmayacağını da düşünüyorum, hal öyle olunca ben de biraz değiştiriyorum. Bu da bir nevi beklenri olmuş oluyor aslında.

5. Blog yazmayı daha ne kadar sürdüreceğim?

Bilmiyorum, bundan önce 3 kez blog girişimim olmuştu. Fakat Arslanlar Şehri bunların arasında en oturaklı olanı(domain ve host kendi üzerime olduğundan). O yüzden zamanım sürdüğü sürece devam edecem. Bunun dışında yazdığım Mürekkep.org da o şekilde devam ediyor. Fakat hatırlayanlar bilir, bir zamanlar Google Şehri adında bir blog açmıştım. Onu ise zamansızlık yüzünden kapatmıştım.

Evet cevaplar bu şekilde, ben de bu pası doğrudan Heartsmagic, Tarık ve Tutku'ya yolluyorum.

Basit bir dilde “Blog” kelimesinin anlamı

Video basit bir Ingilizce ile Blog kelimesini ve Blog dünyasını işleyişini/özelliklerini anlatıyor. Buyrun:

Hem donanım hem de yazılımı açık-kaynak olan zamazingo

Mürekkep için yazdığım bir yazı var. Hem yazılımı, hem de donanımı tamamen açık-kaynak olan modüler bir alet'den bahsediliyor. En güzel yani ise Lego taşları gibi farklı şekilere sokabilmenizdir. Akla gelmeyecek şeyler yapılabilir bununla. Okumanızı tavsiye ediyorum:

Bug ile kendi zamazingonuzu kendiniz yapın - Murekkep.org

Next Page »